Sultan Hamid, Tayyip Erdoğan, Enver Paşa

24 Şubat 2016, 12:20
Sultan Hamid, Tayyip Erdoğan, Enver Paşa
Sultan II. Abdülhamid örneği ne kadar Recep Tayyip Erdoğan ile ilişkilendirilebilir? Güncel meselelerimiz konuşulurken Abdülhamid örneği verilince, birçoğumuz olayı özetle şu şekilde ele alıyoruz:

“Sultan Abdülhamid tek adamlıkla suçlandı, bir muhaberat devleti kurmakla, basını susturmakla, farklı görüşleri bastırmakla suçlandı. Ama Abdülhamid İslam birliğini savunuyordu ve sonradan görüldü ki bu birliği bir arada tutmak için yaptıkları gerekliydi. Elbette ki Abdülhamid döneminde her şey mükemmel değildi, bu nedenle Mehmet Akifler Said Nursiler gibi saf İslamcılar iyi niyetle Abdülhamid karşıtı cephede yer aldılar, Abdülhamid onların da desteğiyle tahttan indirildi fakat Abdülhamid’den sonra bir anda Osmanlı kağıt helva gibi dağıldı. Sultan Hamid’i indiren cephenin emperyalist siyonist bir oyunun parçası olduğu anlaşıldı. Biz bu durumdan ders çıkarmalı ve bu sefer ‘Abdülhamid karşıtı cephede –yani Tayyip Erdoğan karşıtı cephede- yer almamalıyız.”

Yani son zamanlarda sıklıkla yapılan Abdülhamid-Tayyip Erdoğan benzeştirmesi, özünde, Tayyip Erdoğan'ın eleştirilecek tek adamvari tavırları olduğunu kabul eden ama onun siyasetini bunun üzerinden eleştirmek yerine “iktidar olmanın zorluğuna ve önemine” atıfla Tayyip Erdoğan’a destek verilmediğinde Abdülhamid sonrasında olduğu gibi dağılıp gitme tehlikesine vurgu yapan bir anti-muhalefet olma tezidir.

Şimdi bu tezi biraz tarihsel bağlamı içinde ele alalım.

1. Devlet adamlığı anlamında Abdülhamid siyaseti ile Tayyip Erdoğan siyaseti ne kadar benzeşmektedir?

Sultan Abdülhamid tahta geçtikten hemen sonra 93 harbi olarak bilinen 1878 Osmanlı-Rus harbi çıktı ve Osmanlı Devleti çok ciddi anlamda toprak kaybına uğradı. Bu nedenle de Sultan II. Abdülhamid saltanatı boyunca her zaman savaştan kaçındı, Osmanlı’nın güçsüzlüğünün farkındaydı. Dolayısıyla her zaman “akıl ve denge” siyasetini benimsedi. Bu siyaset, daha çok Balkanlar'da Bulgarların Romanlara, Sırpların Bulgarlara, Yunanlıların diğer Balkan milletlerine, Balkan Ortodokslarının Rus Ortodokslarına düşürülmesi gibi Osmanlı lehine çeşitli dengeler kurmak ve bu yolla Osmanlı topraklarını elde tutabilmek temelli bir siyasettir. Sultan Hamid, 93 harbi sonrasında iktidarı tamamen ele geçirdikten sonra Rusya tehdidi karsısında diğer büyük devletler arasında çeşitli dengeler gözetme yoluna gitmiştir. Yani eldeki gücün farkında olarak ‘dışarıda bir problem çıkmadan içeride ne kadar uzun sureli yapılanırsak o kadar iyidir’ anlayışını benimsemiştir. Bu yaklaşım cumhuriyeti kuran kadroların Lozan konusundaki aceleciliklerinde, iki cihan harbi arasında tamamen içe kapanmalarında ve İkinci dünya savaşından kaçınmak için izledikleri politikalarda da görülebilir. Anlayış; temelde “Daha fazla toprak kaybetmeyelim” anlayışıdır.

Sultan Hamid’in içeride yeniden yapılanmaya yöneldiği yıllarda, Almanya, Prusya merkezli olarak birliğini yeni sağlamış ve askeri olarak ciddi ilerleme kaydetmişti. Sultan Hamid Prusya'dan getirttiği generaller ile -bunlardan en meşhurları Goltz Pasa, sonra Mareşal Liman von Sanders- Osmanlı ordusunu yeniden yapılandırmak istedi. 1880’lerde Almanya’dan gelen bu generaller uzun sure Osmanlı topraklarında yaşayıp hem kendi ülkeleri Prusya’ya hem Sultan Hamid’e çeşitli raporlar sundular. Bu raporların özü şudur:  “Osmanlı’nın mevcut toprakları çok geniştir ve elde tutmak çok zordur. Sınırlar her taraftan tehdide açıktır.  İmparatorluğu ayakta tutabilmenin yolu mevcut topraklardan daha dar olan Arap ve Türk İslam coğrafyasına yoğunlaşmaktır.” Yani Abdülhamid’e verilen bu raporlarda “Bu devleti elde tutulabilmenizin makul yolu, Anadolu ve Arap coğrafyası üzerinde İslam birliği temelli bir yaklaşıma yoğunlaşmanızdır” denilmiştir. Bu raporlar o dönemde hızla yayılan Balkanlar'daki karışıklıklar ve gayri Müslim tebaadaki hareketlenmeler düşünüldüğünde daha iyi anlaşılabilir*.  Bu raporların ışığında Abdülhamid’in İslam birliği siyasetinin fetihçi bir İslamcılık anlayışından ne kadar uzak olduğu görülebilir. Sultan Abdülhamid imparatorluğu bir arada tutabileceği en makul alanın bu sınırlar içinde olduğuna inandığı için Arap vilayetlerine özel statüler vermiş ve yatırımlar yapmıştır. Yani Abdülhamid'in siyasal İslamcılık politikası tek başına duygusal ve romantik bir yaklaşımla belirlenmemiştir. Bu İslamcılık anlayışı var olan Osmanlı sınırlarından daha küçük olan bir coğrafyada bir harp durumuyla karşılaştığımızda çekilebileceğimiz en son nokta olarak makul görülmüştür ve ona göre bir yapılanma yoluna gidilmiştir. (Bkz. Hicaz demiryolu, Hamidiye Alayları, Aşiret mektepleri vs.)

Bu bilgiler ışığında gelelim bugünlere… Abdülhamid politikaları ile Ak Parti’nin dış politikada içinde bulunduğu yaklaşımları kıyasladığımızda aralarında taban tabana bir zıtlık bulunduğu sonucuna varabiliriz. Abdülhamid Han mevcut tebaasının bir arada yaşaması mümkün kısmına yönelmiş, yatırımlarını ‘elde tutulabilecekleri bir arada tutmak’ tezine göre yapmıştır. Şu anki Türkiye siyasetinin çevre ülkelerde belirleyici olma çabası, “Dünya beşten büyüktür” söylemi, diğer İslam ülkelerinde –mesela Mısır, mesela Tunus ve Libya- çeşitli siyasi partilerin hamisi olma ve onları iktidara getirme çabası, İslam coğrafyasının her yerinde söz sahibi olma arzusu, “kapasitesinin farkında olarak, var olan sınırlarında daha verimli, derli toplu bir yapı kurma” çabasındaki Abdülhamid temkinliliği ile siyaseten zıtlık göstermektedir. Bu bağlamda Eski Türkiye'nin Orta Doğuya bakışını, kaybedebileceğimiz savaşlara girmeme temkinliliğini Abdülhamid siyasetine benzetmek bile daha kabul edilebilir bir yaklaşım olacaktır. Nitekim ideolojik olarak iki akımın birbirine zıt olması siyasi yöntemlerinin benzeşmesine engel olamayacağı gibi, ideolojik olarak istediklerinin ayni olması da –bu örnekte Abdülhamid ve siyasal İslamcı Ak Parti- iki akımı birbirine siyaseten benzeştirmemektedir.

Bu noktada meselenin ikinci boyutuna geçmek istiyorum.

2. Mevcut Sisteme yaklaşım noktasında Sultan Hamid yönetiminin durduğu yer ile Ak Parti arasında bir benzerlikten söz edilebilir mi?

Bu kısımda panislamist Sultan Hamid iktidarı ile siyasal İslamcı Ak Parti hareketi arasında kurulabilecek ilişki nedir sorusuna cevap arıyorum. Sultan Hamid yenilikçiler tarafından iktidara getirildiyse de Meşrutiyeti kaldırdıktan sonra -93 harbinin kayıplarının cezasını bu yenilikçi Jön Türk hareketlerine keserek- Osmanlı'nın yerleşik düzeninden yana olmuştur. Eğitim ve ulaştırma gibi alanlarda yenilikçi atılımlar gerçekleştirmeye önem vermekle beraber temelde Osmanlı monarşik sisteminin devamından yana olan muhafazakâr yaklaşımı benimsemiştir. Yani Abdülhamid bulunduğu dönem itibariyle Batıdan gelen akımların da etkisiyle devleti dönüştürmeye çalışan muhaliflerin tam karsısında, var olan sistemin yanında ve o sistemin devamını ve geliştirilmesini, yani statükonun korunmasını savunan başlıca kişidir.  İktidarında orduda, eğitimde, kalkınmada gelişmeler görülmesi ve ıslahatlar yapılması Abdülhamid’in Osmanlı monarşik yapısını korumak anlamında bir muhafazakâr olduğu ve sistemi dönüştürme çabasındaki bütün muhaliflerini baskıladığı gerçeğini değiştirmemektedir. Bu bağlamda geliştirdiği istihbarat sistemi ve baskıcı olarak nitelenen politikalar başta İttihatçılar olmak üzere, reformist İslami akımlar da dâhil olarak bütün nevzuhur hareketlere karşı erken önlem alma ve tehlikeyi bertaraf etme amaçlıdır.  Bu dönemin İttihatçılığı ise muhalefet hareketlerinin merkezinde karşıt görüşlü her türlü etnik dini akımları bir araya getirerek iktidara yürüyen bir yeni Osmanlı kurma hareketidir.

Türkiye Cumhuriyeti tarihi içerisinde İslami hareketlerin konumlanışını da değerlendirelim. İslami hareketlerin, Cumhuriyet Halk Partisi'nin altı oku ile özdeşleşmiş yerleşik milliyetçi, merkeziyetçi, üniter ve seküler ulus-devlet iktidarına çevreden gelen bir itiraz seklinde doğduğu, aynı İttihatçılar gibi farklı görüşlerden itirazları bünyelerinde eriterek statükoculara karşı iktidara geldiği görülür. Ak Parti, kuruluş itibariyle kendini yenilikçi olarak tanımlayan, demokrasi, özgürlükler gibi döneminin popüler evrensel değerlerine sıkça atıfta bulunan ve iktidara yürüdüğü süreçte uluslararası desteği de arkasına almış bir harekettir.

İttihat ve Terakki’nin kuruluş ve iktidara yükseliş serüvenini incelediğimizde de benzer çoklu yapıyı, Meşrutiyet ve özgürlük isteyen heyecanlı idealist söylemleri bir arada buluyoruz. İttihatçılar 1908’de Abdülhamid’e karşı darbe yaptıklarında en geniş anlamıyla Osmanlıcılık fikrine sahiptiler. Ermeniler, Rumlar, liberaller, reformist İslamcı hareketler gibi birçok kesimi bünyelerinde barındırıyorlardı.

İttihat ve Terakki iktidarını 1909-1913 ile 1913 sonrası olarak iki evreye ayırabiliriz.  Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesi (1913) ile başlayan, gücü ve iktidarı tamamen ele geçirdikleri ikinci evrede, henüz kısa sure öncesine değin kıyasıya eleştirdikleri Abdülhamid döneminin bütün baskıcı yöntemlerini kullandıklarını, nihayetinde bir ‘tek parti’ yönetimi kurduklarını, birlikte yola çıktıkları birçok kesimle kavgalı duruma geldiklerini, 1. Dünya Savaşı’na katılarak büyük bir maceraya girdiklerini ve savaş koşullarını bahane ederek ve imparatorluğun içinde bulunduğu tehditleri kendilerine meşruiyet zemini yaparak Ermeni tehciri de dâhil olmak üzere birçok tartışmalı karar aldıklarını bilmekteyiz. Bu evrede ideolojik olarak da bir dönüşüm yaşamışlar ve Türkçülüğü benimsemişlerdir. Yani imparatorluk gerçekleriyle örtüşmeyen başlangıçtaki heyecanlı Osmanlıcılık söylemleri daralmak durumunda kalmış ve nihayetinde yerini, yenilgiyi hazmedemeyen bir tepkiyle yine ayakları yere basmayan Turancılık hayaline bırakmıştır.

Ak Partinin iktidarla olan serüvenini de benzer bir şekilde görebiliriz. Ak Parti çevreden merkeze yürüyen bir hareket olarak iktidara gelme surecinde birçok grupla işbirliği yaparak çoğulcu bir söylem belirlemiş, fakat 2011 (yansımaları açısından 2013 de denebilir) sonrasında içine düştüğü kimlik ve güven krizi ile beraber daha hoyrat bir yapı haline dönüşmüştür. Nitekim kendi içinden yükselen eleştirilere bile tahammül edemeyen partinin kuruluş dönemi kimliğiyle tenakuz arz eden bir baskı ortamı hızla oluşmaktadır. Bunun dışında dış politikada Arap Baharıyla başlayan duygusal coşku Ak Parti kadrolarını içine çekmiş ve gerçekçi analizler yapmak konusunda sıkıntıya sokmuştur. Amerika Büyükelçiliğine düzenlenen Bingazi saldırısı sonrasında Arap Baharı hızla tersine dönerken yeni durumu kabullenemeyen Türkiye, gerek sahadaki aktörlere verdiği tavsiyeler, gerekse uluslararası sistemdeki söylemleri açısından gerekli esnekliği gösterememiştir. Ayni şekilde, ekonomik gerçeklerle örtüşmeyen bazı hedefleri ve Yeni Türkiye söylemi popülizm olmanın ötesine geçememektedir. Suriye ve Kürt meselesi ekseninde oluşan iç ve dış tehditler ortadayken, anayasa ve sistem değişikliği yoluyla girdaptan çıkılabileceğine ve büyük hedeflere varılabileceğine inanmak, maalesef en az eldeki topraklarını kaybedip Orta Asya’ya uzanan bir Turan devletinin pesine düşmek kadar gerçeklerden kopulduğunun göstergesidir.

Sonuç

Tarihte birebir benzetmeler iddiasında bulunmanın doğru olduğunu düşünmüyorum. Fakat Sultan Abdülhamid dönemi ile bugün arasında kıyaslamalı bir analiz yapmak istiyorsak meseleleri bağlamında ele almak durumundayız. Tarihi bağlamında değerlendirdiğimizde akıl ve denge siyaseti üzerinden ilerleyen Abdülhamid siyasetinin, Ak Parti’nin son dönemlerdeki dağınık, çelişkili ve sıklıkla duygusallığın ötesine geçemeyen anlayışıyla benzeşmediğini, aksine Ak Parti ile Abdülhamid'i indiren hareket arasındaki benzeşmenin daha dikkat çekici olduğunu söylemek gerekir. Bizler Sultan Hamid’i Müslümanların birliğini savunduğu için seviyoruz, biz yine Ak Parti ve Recep Tayyip Erdoğan’ı ümmetin ahvalini düzeltme potansiyelleri ve hizmetleri için destekliyoruz. Fakat Müslümanlar olarak bu iki lidere dair duygularımızın benzerliği ve her ikisinin de İslami ideolojiler benimsemiş olmaları dışında bir değerlendirmede bulunursak siyaseten durdukları yer açısından bu ikisi arasında herhangi bir paralellikten söz etmek mümkün değildir. Yani ideolojik olarak Ak Parti kadrolarının ve özelde Recep Tayyip Erdoğan’ın Abdülhamid'e benziyor olması tarihsel yapı olarak durumlarının benzeştiğini göstermiyor. Aksine, şu anki politikaları itibariyle Ak Parti hareketi ile İttihat ve Terakki’nin siyaseten daha çok benzeştiğini rahatlıkla iddia edebiliriz.

Tarihten ders çıkarmak çok güzel bir yaklaşımdır. Fakat tamamen farklı sosyal dinamiklerin ve farklı siyasal tehditlerin bulunduğu iki dönemi kıyaslamak istiyorsak öncelikle bahse konu dönemi iyi bilmek gerekir. Nitekim o dönem şartları analiz edildiğinde Abdülhamid’e yapılanları Recep Tayyip Erdoğan siyasetine bir kalkan olarak kullanabilmek mümkün değildir. İlla o yıllar üzerinden bir benzetme yoluna gidilecekse Recep Tayyip Erdoğan ile İttihat ve Terakki’nin lideri Enver Paşa arasında kurulabilecek bir ilişkinin daha anlamlı olacağını düşünüyorum. Bugün bazı gazetelerde Tayyip Erdoğan’a atıfla Türkiye için “Tayyibistan” deniliyor. Enver Paşa iktidarında da Osmanlı toprağına birçok batılı gazetede “Enverland” denilmekteydi.

Enver Paşa da son derece dindar, vatansever, idealist ve romantik bir adamdı. Osmanlı’yı içinde bulunduğu zayıflıktan kurtarıp daha ileriye götürmek istedi. Daha gencecik yaşında Abdülhamid gibi bir devi yerinden eden hareketin liderliğini yapıyor, örgütçü yapısıyla imparatorluğun her yerinde teşkilatlanıp İttihat ve Terakki hareketini yayıyor, daha 40’ına varmadan Osmanlı harbiye nezaretini yönetiyordu. Hürriyet Kahraman’ıydı, Edirne Fatihiydi. Osmanlı’nın bekası için kritik zamanlarda kritik kararları almaktan çekinmezdi. Balkan Savaşları, 1. Cihan harbine giriş, Sarıkamış harekâtı, Ermeni Tehciri hep zor kararlardı ama Enver Paşa cesurdu. Enver Paşa kefenini giyip yola çıkmıştı, yenilgiyi hiç kabul etmedi, hiç geri adım atmadı, mertçe, çarpışa çarpışa Tacikistan Dağları’nda öldüğünde Osmanlı topraklarında bile değildi. Turan Devleti’ni kuracağı yeni beldeleri fethetmek üzereydi! Hayalleri ve kararlarıyla bir imparatorluğa mal olduysa da yine de çok sevildi, öyle ki 1920’lerde milli mücadelenin başındaki Mustafa Kemal, ‘Anadolu’ya girerse ordu ve halk Enver’e teveccüh eder, liderliğimi ele geçirir’ endişesi taşıyordu. 

Ne dersiniz, illa ki kıyaslayacaksak Enver Paşa daha iyi bir benzetme olmaz mı?


*Ermeni tehcirinin de bu raporlarda önerildiği biliniyor.  Çarlık Rusya’sı Almanlar için de önemli bir tehditti ve Goltz Pasa Abdülhamid dönemi Ermeni ayaklanmalarına ilişkin raporlarında dışarıya “Osmanlı’da Ermenilere karşı kesinlikle bir katliam olmadığı” (mesela 1894 Sason hadisesi hakkında) bilgisini geçerken, içeride Sultan Hamid’e özellikle Doğu bölgesindeki Ermenilerin İslam nüfusu içerisinde dağıtılması tavsiyesinde bulunmuştur. İttihatçıların tehcir fikrinin temelinin bu görüşler olduğu düşünülür.

 




YORUM YAZ

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.

      Yorumlar
      Toplam 1 yorum mevcut

    • Yakup Aktaş 12 ay önce yorumlandı

      Tarihte olanlar gelecekte aynen tekerrür etmez, ama tarihten ders almak, yapılan hataları yapmamak imkânını iyi kullanmak lâzım. Belki de şimdiki imkânlar ve ilişkiler milletin menfaati için daha iyi kullanılabilir.

    banner13
    banner14
    Hava Durumu
    NAMAZ VAKİTLERİ
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:

    SPOR TOTO SÜPER LİG

    Tür seçiniz:
    Karikatür
    • Darbe Girişimi
    Sen de Yaz
    Ziyaretçi Defteri
    Ziyaretçi Defteri
    Siz de yazmak istemez misiniz?
    Ziyaretçi Defteri
    Arşiv